Belki lazım olur
Epiktetos iki bin yıl önce "hiçbir şey için kaybettim deme, geri verdim de" tavsiyesinde bulunmuştu. Atmak da bir geri verme; o akşamı, o bedeni, o yılları zamana iade etmek. İsveççede bunun gündelik bir adı bile var; döstädning, ölüm temizliği. İnsanın, ayıklama işi geride kalanlara düşmesin diye eşyasını sağlığında kendi eliyle seyreltmesi. Son cömertlik.
Dolapların değiştiği haftalardayız. Yazlıklar kalkarken çoğu evde aynı duraksama yaşanıyor. Bir elbise askıdan iner, ağzı açık bekleyen torbaya kadar gelir, sonra elin küçük bir hareketiyle geri döner. O anda söylenen cümle de ortak: "Belki lazım olur."
Babamdan çok duyardım bu sözü; hiçbir şeyi atmak istemez, "belki lazım olur" diye kenara koyardı. Aynı duraksamayı şimdi ben yaşıyorum. Çekmecede yıllar öncesinden kalma bir sinema bileti, çalışmayan bir saat, tütün kesesi, eskiden ders verdiğim üniversitelerden birinin kimlik kartı. Bazı giysilerim de öyle; yıllardır giymediğim eprimiş bir yelek, artık içine sığamadığım bir pantolon. Oysa hiçbiri lazım olmayacak.
Bruce Hood ile Paul Bloom'un bir deneyini okuyunca atamamanın hesap değil inanç olduğunu anlamıştım. İki psikolog, çocuklara her nesneyi kopyalayabilen bir makine tanıtmıştı; çocuklar sıradan oyuncaklarının kopyasını seve seve almış, ama sıra her gece koyunlarına aldıkları eski oyuncağa gelince orijinali geri istemişlerdi. Kimisi oyuncağının makineye konmasına bile izin vermemişti. Birebir aynısı yetmez; nesnenin içinde kopyalanamayan bir şey olduğuna inanılır. Biletin aynısı bugün de basılabilir, ama o bilet o akşamı ve o akşamki halimi saklar.
Bir başka deneyde insanlara yıkanmış bir kazak uzatılmıştı; kazağın bir katile ait olduğu söylenince çoğu kişi giymeye yanaşmamıştı. Temas eden bir daha ayrılmaz; önceki sahibin görünmez bir parçası kumaşta kalır sanki. Aynı yasa çekmecede tersinden işler. Sevilen birinin hırkası, kokusu uçtuktan sonra da onu taşır; ortaçağda azizlerin kemiklerine gösterilen ihtimamın bugünkü adresi alt çekmece. Orhan Pamuk 'Masumiyet Müzesi'nde Kemal'e, Füsun'un dudağına değmiş dört bin iki yüz on üç izmariti toplattı; izmarit çöp değildi, temasın kanıtıydı.
Her evin kendi müzesi de var; gardırop. İçinde, çoğu artık var olmayan bir bedene dikilmiş elbiseler asılı durur. Herkes, Adam Phillips'in 'Kaçırdıklarımız'daki deyişiyle, yaşadığı hayatın yanında bir de yaşamadığı hayatın hikâyesiyle dolaşır. Dar gelen elbise o hikâyenin askısı; atılamayan kumaş değil, bir gün onun içine girecek olan kadın. Dickens'ın 'Büyük Umutlar'ında Bayan Havisham, düğün sabahı terk edildiği dakikada evdeki saatleri durdurmuş, sararan gelinliği yıllarca üzerinden çıkarmamıştı. Elbise atılamayınca zaman da atılamıyor; Havisham gelinliği değil, o sabahı giyiyordu.
Yalnız eşya da değil. Leon Festinger 1954'te dünyanın tufanla biteceğine inanan küçük bir topluluğa karışmıştı; kehanet boşa çıktığında topluluk dağılmadı, ertesi sabah gazetecileri arayıp inançlarının dünyayı kurtardığını duyurmaya koyuldular. Çünkü dava yıllar içinde fikir olmaktan çıkar, benliğin taşıyıcı duvarına dönüşür; kopmak dışarıdan görüş ayrılığı gibi görünür, içeriden organ kaybı gibi yaşanır. Gençliğini verdiği partiden kopamayan insan, dar gelen elbiseyi atamayan kadınla aynı işi yapar; sakladığı parti değil, o partili yıllardaki kendisi. Geçmişi korumak yaşama güç taşıdığı sürece işe yarar, taşımaz olduğunda mumyalamaya döner. Mumya sağlam kalsa da nefes almaz.
Asıl düğüm kayıpta. Randy Frost biriktirmekten evine giremez hale gelmiş insanlarla konuştuğunda, yarıdan fazlası başlangıç olarak tek bir olayı gösterdi; bir kayıp, çoğu kez bir ölüm. İçlerinden biri şöyle demişti: "Bir şey atarsam ondan vazgeçmiş olurum." Vamık Volkan tamamlanamayan yaslarda ölüyle bağın cansız bir nesne üzerinden sürdüğünden bahsetmişti; ölünün kırık saati, sürgünün yanından ayırmadığı yıkılmış evinin anahtarı. Nesne denetim altında tutuldukça yas da kilitli bekler. Vazgeçememek, zamanın geçişini kabul edememek; zamanın geçişini kabul edememekse ölümü kabul edememek. Birikinti, sahibinin süreceğine dair bir vaat. "Belki lazım olur" gelecek zamanlı bir cümle, ama koruduğu şey gelecek değil; bitmeme inancı.
Epiktetos iki bin yıl önce "hiçbir şey için kaybettim deme, geri verdim de" tavsiyesinde bulunmuştu. Atmak da bir geri verme; o akşamı, o bedeni, o yılları zamana iade etmek. İsveççede bunun gündelik bir adı bile var; döstädning, ölüm temizliği. İnsanın, ayıklama işi geride kalanlara düşmesin diye eşyasını sağlığında kendi eliyle seyreltmesi. Son cömertlik.
Gene de hiçbir çekmece sonsuza dek kapalı kalmaz; bu işi beceremeyenlerin yerine eninde sonunda zaman yapar. Bit pazarlarında hep o tezgâh vardır; başka evlerin çekmeceleri serilir öne. Ağarmış vesikalıklar, teki kalmış küpeler, birinin askerlik hatırası. Sahipleri gitmiş, belkileri bitmiş. Sonra biri eğilir, hiç tanımadığı bir ölünün fotoğrafını alır eline, evirir çevirir, pazarlığa girişir. Fotoğraf o akşam yeni bir evin çekmecesine girer. Bir ölünün yüzü, bir yabancıya lazım olmuştur.
Kaynak: Birgun